Yrd. Doç. Dr. Selda Çağlar'ın görüşü 4+4+4

Print
28/02/2012

 

Yrd. Doç. Dr. Selda Çağlar'ın görüşü 4+4+4

4+4+4 OLARAK BİLİNEN KANUN TEKLİFİNİN İKNA EDEMEYEN GEREKÇESİ

Selda ÇAĞLAR[1]

8 yıllık kesintisiz ve zorunlu eğitim sürecini dörder yıllık üç aşamayla 12 yıla çıkartan, her bir kademenin ayrı kurum ve programlarla gerçekleştirilmesini ön gören 20.02.2012 tarihli 222 sayılı İlkoğretim ve Eğitim Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değisiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”nin gerekçesi incelendiğinde, sorunun kesintili/kesintisiz eğitimin anlamında yoğunlaştığı görülmektedir. Kanun teklifi uyarınca  kesintili eğitim, belli yaş grupları temelinde aşamalara bölünen, her bir aşamanın ayrı eğitim kurumlarında farklı eğitim öğretim program ve yöntemlerine göre verilecek eğitim süreci anlamına gelmektedir. Tersi ifadeyle kesintisiz eğitimle de, belli bir eğitim süreci içinde aynı müfredat ve programlar temelinde, bu süre bitene kadar aynı mekanlarda verilen eğitim-öğretimin kastedildiği anlaşılmaktadır. Oysa, Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinin büyük çoğunluğunda, eğitimin süreçlere bölünmesinin temel amacı, belli yaş grupları açısından eğitim mekanlarını ayırarak, farklı yaş dönemlerine özgü davranış kalıpları ve gelişim özelliklerindeki farklılıklardan kaynaklanacak sorunların önüne geçmektir. Çeşitli yaş dönemlerine gore eğitim süreçlerini bölme, eğitimin kesintili olduğu anlamına gelmemektedir. Sistemin bu şekilde yapılandırılması, eğitimin pedagoji, psikoloji ve davranış bilimlerinin gereği olduğuna inanılan bir fiziksel/mekansal bir ayırmadan ibarettir. Kademelendirilmeye tabi tutulan eğitim, okul öncesi eğitim sürecinden orta öğretimin sonuna kadar (ülkelere gore 14-16 yaşa kadar) güçlü ve kaliteli temel eğitim hedefine uygun olarak aynı, fakat seçimlik derslerle çeşitlendirilmiş bir program çerçevesinde verilmektedir. Öğrencinin yetenek, gelişim ve tercihlerine göre seçmeli derslerle zenginleştirilmiş program, orta öğretim sürecine kadar her öğrencinin güçlü bir temelde eğitilmesi esasına dayanmakta, her bir öğrencinin bireysel farklılıkları ve eğitimsel ihtiyaçları da gözönüne alınmaktadır.

10 ila12 yaşlarından itibaren 3 ila 7 kadar program arasında tercih yapılabilen Belçika, Hollanda, İsviçre, Avusturya, Almanya gibi ülkelerde ise, programlara yönlendirme, kişisel ihtiyaçları ve gelişim özellikleri göz önüne alınarak öğrencinin yüksek yararı esasına dayandırılmakta, aile ve öğrencinin görüş ve tercihleri de hesaba katılmaktadır. Ayrıca, bu yaşlardan itibaren seçilen programların içerdiği teorik ve pratik eğitim, ağırlıklı olarak okul temelinde verilmekte, mesleki ve teknik eğitimin bir bölümü  korumalı işyerlerinde devlet gözetimi ve denetimi altında belli standart ve ilkelere uygun olarak verilecek şekilde düzenlenmektedir. Bu yaş grupları için uzaktan eğitim ve evde eğitim programları ise çok sınırlı ve istisnai koşullarda uygulanan bir eğitim yöntemi olarak dikkat çekmektedir. Sözkonusu ülkelerde eğitim süreçlerinde yer alan programlar arası geçişlerin öğrenci merkezli planlanması, tüm programların kaliteli ve uygun eğitim yöntemleriyle desteklenmesi yoluyla farklı programlar arasında erken yaşlarda seçimle karşı karşıya kalmanın eğitim hakkı ile fırsat eşitliğini zedeleme, ayrımcılık üretme gibi sakıncaları bertaraf edilmeye çalışılmaktadır.

Kanun teklifinin öngördüğü değişikliğe destek olması bakımından gerekçede örnek gösterilen ülkelerde de yaş gruplarına göre yapılan kademelendirmenin, özellikle küçük yaş gruplarındaki öğrencilerin fiziksel ve gelişim açısından farklı yaş ve özelliklere sahip öğrencilerin tahakküm ve baskılarından korunmasına yönelik bir önlem olduğu açıktır. Kanun Teklifinin gerekçesi, eğitimin ve eğitim hakkının gereklerini Uluslararası Sözleşmelere uygun bir kapsam ve içerikte gerçekleştirmeye önem veren devletlere ilişkin sistemi bütüncül bir incelenmeye tabi tutmadan eksik bilgi ve uygulamaların yanlış değerlendirilmesi üzerine kurgulanmıştır.

Gerekçede mesleki eğitime yöneltme yaşının geç olması halinde mesleki eğitimde istenilen kaliteye ulaşılamayacağı, yapılan tercihlerin de bilinçli ve doğru tercihler olamayacağı, bu yönüyle kesintisiz eğitimin mesleki eğitime darbe vurduğu iddialarını anlamak mümkün değildir. Mesleki ve teknik eğitime başlama yaşının dünyanın gelişmiş ülkelerinin çoğunda uzun süreli bir temel ve ilköğretimin ardından verilmesi yönündeki tercihleri göz ardı ederek çıraklık eğitimine ya da uzaktan eğitime yönlendirmeyi 11 yaş sınırına kadar indirgemek kabul edilebilir görünmemektedir.  Diğer yandan özel eğitim ihtiyacı içindeki öğrencilerin bu yapılandırmanın neresinde yer alacağı belirsizdir. Oysa, özel eğitimin özellikle engelli öğrencilerin farklı eğitimsel ihtiyaçlarını özel önlemlerle gidererek eğitimsel ve toplumsal yaşamın tüm alanlarına yaştlarıyla eşit biçimde katılımları temelinde bir sistem olduğu düşünüldüğünde, eğitim yoluyla mekansal ve program bazında yapılacak ayırmadan en fazla zararı engelli çocukların göreceği hesaba katılarak bu yönde bir olasılığı bertaraf edecek önlemlerin kuvvetli gerekçelendirilmesi son derece önemlidir. Türkiye’nin tarafı olduğu Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi, bütünüyle olduğu kadar eğitim hakkı hükmüyle de devletlere engelli çocukların farklı eğitimsel ihtiyaçlarını giderecek önlemleri alarak yaşıtlarıyla aynı mekanlarda aynı eğitim programları içinde eğitim görmelerini sağlama yükümlülüğü getirmektedir. Yine Türkiye’nin tarafı olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ile Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi de eğitimin tüm süreçlerinde çocuğun yüksek yararının gözetilmesi gerektiğini belirtir, eğitimin toplumsal ve bireysel amaçları ile yöntem ve içeriğine yönelik devlet yükümlülüklerini net bir dille ifade eder. Türkiye’nin eğitim mevzuatını uluslararası hukuk sözleşmeleri ve sözleşmelerin denetim organlarının kararlarıyla uyumlu hale getirmek üzere yapacağı yasal düzenlemelerde, eğitim hakkının içerik ve kapsamını uluslararası alanda üzerinde uzlaşılan ilke ve standartlara göre belirlemesi zorunluluğu açık iken, başta dezavantajlı grupların eğitim hakkı açısından belirsizliklerle yüklü teklifin yeniden ele alınması kaçınılmaz bir gerekliliktir.

İç hukuk açısından bakıldığında, kanun teklifinin yürürlükteki yasalarla da çatıştığı görülmektedir. Mesleki Eğitim Kanunu uyarınca çıraklık eğitiminin en 2 en çok 4 yıllık bir süreyi kapsadığı ve bu eğitim sürecinin büyük bölümünün işyeri pratiği olduğu düşünüldüğünde, 4 yıllık temel eğitim süresinin sonunda çıraklık eğitimine  yönlendirilen çocukların zorunlu eğitimlerini ne şekilde tamamlayacağı belli değildir. Halihazırdaki yasal düzenlemeler uyarınca yaygın eğitim kapsamında işyeri temelinde bir eğitim olarak değerlendirilen çıraklığın, örgün ve zorunlu eğitim süreciyle nasıl bağdaştırılacağı ciddi bir sorundur. Aynı şekilde, yasal mevzuatın gereği olarak ilköğretime hiç başlamamış ya da bırakmış olanların eğitimini devam ettirebilmelerine imkan tanımak amacıyla var olan uzaktan eğitimin bu amaç dışında istisnai ve yaygın eğitim uygulaması alanından çıkarılıp genelleştirilmesi riskinin olduğu da unutulmamalıdır. Bu yönüyle teklif, örgün ve yaygın eğitim arasındaki amaç ve nitelik farkını gözetmeyen, zorunlu eğitim ile isteğe bağlı eğitimsel süreçleri birbirine karıştıran yapısıyla hukuk tekniği ve eğitimin amaçları açısından da sorunludur.

Teklifin gerekçesinde, 4 yıllık temel eğitim süresinin ardından farklı programlara yönlendirmenin nasıl yapılacağı konusunda da bir açıklama bulunmamaktadır. Yönlendirmede öğrencinin ve ailesinin tercihlerinin ne derece belirleyici olacağı bilinmemektedir. Kaldı ki,  öğrencilerin pedagojik, bilişsel ve yetenek temelinde tam olarak gelişmeden, güçlü bir temel eğitim almadan geleceğini belirleyen bir seçimle karşılaşması halinde kendilerinden bilinçli bir tercih yapması da beklenemez. Diğer yandan, Türkiye gerçeği açısından bakıldığında, kırsal kesimde yaşayanlar başta olmak üzere genelde kız çocuklarının, aile ya da tarımsal işletmelerde çalışan çocukların, engelli çocuklarla güç koşullarda yaşayan diğer dezavantajlı ve yoksul kesimlere mensup çocukların ailelerinin böyle bir seçimle karşı karşıya bırakılması durumunda “çocuğun yüksek yararı”nı ön plana alan bilinçli bir karar vermelerini beklemek de gerçekçi değildir. Bu nedenlerle yönlendirmenin kamu kurumları temelinde yapılmasının esas alınacağı düşünülebilir. Ancak, görevlendirilen kamu kurumlarının öğrencinin bireysel farklılık ve eğitimsel ihtiyaçlarını iyi değerlendirebilmesi ve “çocuğun yüksek yararı”na uygun karar verebilmesi için öğrencinin mezun olduğu kurum ile ailesiyle işbirliği içinde hareket etmesi, öğrencinin eğitim gördüğü okul ve ailenin de bu süreçte çocukların bireysel gelişim ve yetenekleri ile ihtiyaçlarını çok iyi gözlemlemiş olmasını gerektirir. Eğitim süreci, daha başlangıçtan itibaren bu şekilde yapılandırılırsa, kademelerin sonunda yapılacak yönlendirme kararlarının çocuğun eğitim hakkı açısından sorun yaratmayacağı düşünülebilir. Ancak Kanun Teklifinin 25. maddesi uyarınca hangi programlar için ilköğretim ikinci kademe okullarının oluşturulacağını belirleme yetkisinin MEB’na, Ek 2. maddeyle de ilk öğretim birinci kademe sonrasında hangi programların açık öğretimle ilişkilendirileceği ve zorunlu eğitim kapsamına alınacağının belirlenmesinin de Bakanlar Kurulu’na bırakılması, Anayasa’nın hukuk devleti ilkesiyle çelişir niteliktedir. Yönetmelikle düzenleme yapılabilmesi için öncelikle ilgili Kanunlarda düzenlemenin içerik ve kapsamına ilişkin sınırların çizilmesi, ilke ve standartların açıkça ortaya konması gerekirken, hukuk devletinin zorunlu unsurlarından olan yasal düzenlemelerin öngörülebilirliği ve belirliliği ilkelerinden uzaklaşmak, yürütme ve idareye sınırsız takdir hakkı tanımanın tehlikeli sonuçlarını da beraberinde getirir. Bakanlar Kurulu’nun  konuyu yönetmelikle düzenlemesi olasılığı dışında kanun hükmünde kararnameyle düzenlemesi de sakıncalıdır. Anayasal açıdan Bakanlar Kurulu’nun eğitim hakkı gibi sosyal haklara yönelik bir konuyu kanun hükmünde kararname ile düzenlemesine bir engel bulunmamakla birlikte, kanun hükmünde kararnameler rejiminin acele işlere çözüm üretmeye yönelik bir yetki olarak son derece hassas ve uzun bir değerlendirme sürecine ihtiyaç duyan eğitim alanının düzenlenmesinde kullanılması mümkün değildir ve Anayasaya aykırıdır. Sözkonusu kanun teklifi bu haliyle kanunlaşırsa Anayasa Mahkemesi’nce iptali muhtemel, taraf olunan uluslararası sözleşme organlarının yoğun eleştiri ve raporlarına maruz kalmaya aday bir düzenleme olma tehlikesi göze alınmış demektir. Ayrıca uluslararası insane hakları komiteleri ile İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi önünde Türkiye’nin sıkça şikayet edileceği olasılığını da unutmamak gerekir.

[1] Yrd. Doç.Dr. Trakya Üniversitesi İ.İ.B.F. Kamu Yönetimi Bölümü Hukuk Bilimleri Ana Bilim Dalı (scaglar@trakya.edu.tr)